Bir başka WordPress blogu.
SEVGİ
Aziz Mü’minler!
Çevremize baktığımız zaman, her şeyin sevgi üzerine yaratıldığım, sevgi düşünüp sevgi konuştuğunu görürüz. Sevgi, varoluşun sebebidir. Her şey sevgiden doğmuş, sevgiyle varolmuş, sevgiyle varlığını sürdürmektedir.
Sevgi, sevenle sevilen arasında meydana getirilen bir ittifaktır.
Sevgi, kalpte bulunan, sevgilinin arzu ve isteklerinin dışında kalan her şeyi yakan bir ateştir.
Sevgi, bütün benliğinle sevilene yönelme olayıdır.
Sevgi, kökü son derece sağlam, dalları göklere yükselmiş, meyveleri gönülde, dilde ve uzuvlarda görülen hoş bir ağaçtır. Dışa akseden bu belirtiler, dumanın ateşe, meyvenin ağaca işareti gibi kalp ve uzuvlarda etkisin! göstererek sevgiye işaret eder.[1]
Yüce Rabbimiz Bakara süresinin 208. ayet-i kerimesinde, “Ey iman edenler! Hepiniz birden barışa girin. Şeytanın adımlarını takip etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” buyurmaktadır.
Sevgili peygamberimiz (s.a.v.) ise; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız.”[2] “Sizden biriniz kendisi için sevip istediğini, kardeşi için de sevip istemedikçe gerçek mü’min sayılmaz”[3] buyurarak, sevgi ve kardeşliği öğütlemektedir.
Yunusumuz; “Gelin tanış olalım, sevelim sevildim” diyor, insanlık bu bilince eriştiği gün; geceleri gündüzleri kadar aydınlık, gündüzleri de cennet bahçeleri kadar huzurlu olacaktır.
Fizik aleminde yerçekimi kanunu ne ise, insanlık aleminde sevgi de öyledir. Sevgi birleştirir, kin ayırır, insanları birbirinden ayıran her şey günahtır.
Değerli Müminler!
Fazilet bahçesinde, insani değerlerle olgunlaşan sevgi güllerini, özenle toplayıp, susamış gönüllere dostluk pınarlarından kana kana sunduğumuz gün, topyekün insanların bayramı olacaktır. Ahlak duygusunun çiçekler gibi açtığı, hoşgörünün bayraklaştığı, adaletin tuğ’laştığı ve yediden yetmişe bütün insanların dostluk içerisinde kucaklaştığı ortamı hazırladığımız gün, hepimizin bayramı olacaktır. Böylece hem özlediğimiz sevgi dünyası kurulacak, hem de bütün insanlık huzur bulacaktır.
Mevlana’nın ifade ettiği gibi sevgi; acıyı tatlıya, toprağı altına, hastalığı şifaya, zindanı saraya, belayı nimete ve kahrı rahmete dönüştürür. Demiri yumuşatan, taşı eriten, ölüyü dirilten sevgidir.
Bu evrende her şey, ama her şey sevgi düşünür, sevgi konuşur, sevgi va’deder. Bu itibarla, kainata bir sevgi yumağı gözüyle bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar, tek ve çift bütün nağmeler öyle bir ritim içinde akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak mümkün değildir. Bütün bunlar gösteriyor ki kainatta herşey sevmek içindir ve hayat sevgiden ibarettir.[4]
Kur’an’ın tarif ettiği Müslüman, aşk ve sevgi insanıdır. Maide süresinin 54. ayetinde “Allah onları, onlar da Allah’ı sever.” buyurulmakla, sevginin ve aşkın Müslümanda bulunması gerektiği, bunlar Müslümanda bulunduğu takdirde Yüce Allah’ın mutlaka karşılık vereceği belirtilmektedir.
Biz bu özelliği taşıyan insana mü’min-i kamil diyoruz. Mü’min-i kamil, bir merhamet, şefkat ve sevgi sembolüdür. Kur’an-ı Kerim mü’min-i kamili: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince; halkın en hayırlısı da onlardır. Onların Rableri katındaki mükafatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır…”[5] diye tarif etmektedir.
Muhterem Mü’minler!
Kısaca özetlemek gerekirse, insanın kendini bilmesi, kendi benliğine kavuşması, aslî benliği olan Rabbine ulaşabilmesi için tek çıkar yol vardır, o da sevmek ve sevilmekten geçmektedir. İnsan, sevgiyle gerçek aşka ve nihaî gaye olan Rabbine ulaşır.
Sevmek vazife, sevilmek imtiyazdır.
——————————————————————————–
[1] İhya,XIV, 2640
[2] Müslim, iman, H.N:93
[3] Buhari, İman, 7
[4] Yusuf El-Kardavi, İman ve Hayat, s,194
[5] Beyyine,7-8
ÇALIŞMANIN ÖNEMİ
Muhterem Mü’minler!
İslam, madde ile mana, ruh ile beden, dünya ile ahiret arasında sarsılmaz bir denge kurmuştur. Bu itidal ölçülerine uyarak çalışanlar dünya ve ahiret saadetini elde etmiş olurlar. Bu gibi fertlerden meydana gelen toplumlar ise, yükselmenin, huzur ve saadetin zirvesine erişirler. Dinimiz, dünya ve ahiret mutluluğu için çalışmayı farz kılmış ve bütün Müslümanlardan bu farizayı yerine getirmelerini istemiştir. Şu halde Allah Teala’nın hoşnutluğunu kazanmak ve dünyaya geliş gayemizi gerçekleştirmek için çalışmayı en kutsal görevlerimiz arasında telakki etmeliyiz.
İnsan, gerek bu dünyada, gerekse öteki dünyada, ancak kendi çalışmalarının karşılığını görecektir. İnsan ne ekerse onu biçer, ekmeden biçmek olmaz. Bu husus, Allah’ın Kur’an lisanıyla biz kullarına bildirdiği ilahi bir kanundur.
Kur’an-ı Kerim’de: “Doğrusu insanın eline geçecek olan kendi çalışmasından başkası değildir.”[1] buyurulmaktadır.
Şöyle bir düşünelim. Alem, feza dediğimiz şu ucu, bucağı olmayan boşluk içinde dönüp duruyor. Hiçbir zaman kendi seyrinden ve kendi faaliyetinden geri kalmıyor. Güneş, ay, gezegenler ve yıldızlar hareket halinde, yer yürüyor, gök yürüyor, hepsi çalışıyor, her şey çalışıyor.
Şu cansız dediğimiz toprak yaratılışından beri her gün, her saat, her saniye bitmez, tükenmez değişiklik geçiriyor. Bulutlara su veriyor, bulutlardan su alıyor. Sırtında otlar, ekinler, ağaçlar yetiştiriyor, içinde madenler bulunduruyor.
Ya gök? O bizim dünyamız gibi milyonlarca dünyayı göğsünde taşıyor. Gök de tıpkı yer gibi çalışıyor.
Cenab-ı Allah da gerçek keyfiyetini ve suretini bilmediğimiz bir şekilde kainatı idare ediyor, Allah her an bu kainata hayat veriyor, yaratmaya devam ediyor. “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister. O ise her an yaratma halindedir.”[2] ayeti bu gerçeğe işaret ediyor.
Varlıklar, dilleri ve halleriyle, ibadet rızık, affedilme, ve benzeri konularda Allah’tan yardım isterler. Allah, diriltmek, öldürmek, değerli veya değersiz kılmak, zengin veya fakir yapmak, isteyene vermek ve benzeri işlerde her an kainatta tasarruf etmektedir. Madem ki, yer çalışıyor, gök çalışıyor, öyleyse bizim de Allah’ın kulları olarak çalışmamız, hem de çok çalışmamız gerekmektedir. Yüce Rabbimiz Kur’an’da hem dünya ve hem de ahiret için çalışmamız gerektiğini emrediyor.
Kasas Süresi’nin 77′inci ayetinde:
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu ara. Ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et…” buyurmaktadır.
Ayet-i Kerimeden de anlaşılacağı üzere, dinimiz yalnız ahiret için değildir. Eğer öyle olsaydı Allahü Teala Müslümanları hiç dünya hayatına getirmez, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”[3] sorusuna: “Evet, sen bizim Rabbimizsin” cevabını veren ve böylece ilahi imtihanı kazananları, doğrudan cennetine sokardı.
Değerli Mü’minler!
Sevgili Peygamberimizin şu hadisi şerifleri bu konuda bizlere ne güzel fikir vermektedir:
“Sizin hayırlınız, ne dünyasını ahiretine, ne de ahiretini dünyasına tercih edendir. Her ikisi için de çalışandır.”[4]
“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı lokma yemiş olmaz.”[5]
“İki gününü birbirine eşit geçiren aldanmıştır.”[6]
“Amellerin en üstünü, helal kazanç sağlamak için çalışmaktır.”[7]
“Rızkını araştıran, bunun için çalışan kimse Allah yolunda cihat yapan gibidir.”[8]
“Başkalarına muhtaç olmamak, çoluk ve çocuğunun mutluluğu ve komşularına yardım niyeti ile dünya için çalışan ve helalinden para kazanmak isteyenler, yüzleri parlak olarak Allah’a ulaşacaklardır.”[9]
“Helalinden çalışarak, yorgun bir vaziyette yatağa giren insanın günahları effedilecektir.”[10]
Aziz Müminler!
Müslümanlık, hayat dinidir, hareket ve çalışma dinidir, zenginlik dinidir. İslam’ın beş şartından ikisi; Hac ve Zekat, çalışan ve zengin olanların yapabilecekleri ibadetlerdir.
Allah Telala; “Yeryüzüne dağılın. Allah’ın lütfundan rızkınızı araştırın.”[11] “Zerre miktarı iyilik yapan onu görecektir. Zerre miktarı kötülük yapan da onun karşılığını görecektir.”[12] buyurmaktadır.
Hutbemi Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in duasıyla bitirmek istiyorum: “Allahım! Sıkıntı ve hüzünden, acizlik ve tembellikten, korkaklık ve pintilikten, insanların kahrından sana sığınırım.”[13]
——————————————————————————–
[1] Necm 39
[2] Rahman 29
[3] Araf 172
[4] Cami’üs Sağır, c 2, s.116
[5] Buhari, Buyu, 15
[6] Keşf’ül Hafa,c2,s,123,H.No.1406
[7] Feyzül Kadir,c.2,s. 26,.No.1238
[8] İhya c.2,s.89
[9] H.B.Cenbey,40 Hadis, No.33
[10] Cami’üs Sağır, c 2,s.287
[11] Cuma.10
[12] Zilzal,7-8
[13] Tac,c.5,s.113
ALAY ETMEK KÖTÜ BİR HUYDUR
Aziz Mü’minler!
İstihza (alay), söz, davranış veya yazı ile bir insanla eğlenmek, onunla alay etmek, onun haysiyet ve şerefini rencide etmek demektir. İslam, müslümanların gerek kendi aralarındaki münasebetlerinde ve gerekse başkalarına karşı olan davranışlarında mânevi hayata zarar verecek ve hakaret anlamı taşıyacak söz ve davranışları şiddetle yasaklamış ve bunlardan kaçınmalarını emretmiştir. “Ey mü’minler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir.”[1]
Muhterem Müslümanlar!
Bir insanla alay etmek, onu değersiz görmek demektir. Halbuki insan, saygıdeğer bir varlıktır. Allah’ın ahsen-i takvim üzere yaratarak yeryüzünün halifesi kıldığı insanı hakir görmek yanlıştır. Kaldı ki, Allah, alay edilen kimsenin Allah katında alay edenden daha değerli olduğunu bildirmekte, alay edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır.
“Senden evvelki Peygamberlerle de istihza edilmişti de istihza edenlerin yaptıkları maskaralıklar kendi başlarına gelmişti.”[2]
Peygamberimiz de “Bir kimseye günah olarak müslüman kardeşini küçük görmesi kafidir”[3] buyurarak insanları bu kötü huydan kaçınmaya davet etmiştir.
Ayrıca Kur’an-ı Kerim, müslümanlarla alay eden münafıkların durumunu tavsif ederek şöyle buyurur :
“Bu münafıklar mü’minlerle karşılaştıkları vakit biz de iman ettik derler.Kendilerini saptıran şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise, biz sizinle beraberiz, biz mü’minlerle sadece alay ediyoruz derler. Gerçekte Allah onlarla istihza eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir. Bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. Îşte onlar, hidayete karşılık delaleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.”[4]
Değerli Mü’minler!
Her ne şekilde otursa olsun, başkalarıyla eğlenmek, onu sevmediği ve hoşlanmadığı takaplarla çağırmak, ahlaki bakımdan çok çirkin bir harekettir. İnsan istihza ve alayın dışındaki her şeyi unutabilir, fakat bu gibi tavır, davranış ve hareketleri asla unutmaz. Bu sebeple İslam, insanları bu kötü huydan şiddetle men etmiştir. İslam, istihzayı, insanlara açıktan açığa sövüp saymayı, onları yazılı ve sözlü olarak tahkir ve tezyif etmeyi hoş görmez. Çünkü bu tür davranışlar insanın manevi hayatına tecavüz etmek manasını taşır ki, bu da ahlak yokluğundan, terbiye eksikliğinden ileri gelir. Böyle olan kimseler de ahlaki faziletlerden, insani meziyetlerden yoksun sayılırlar. İslamda değil insanlara, hayvanlara bile kaba ve çirkin sözler söylemek yasaklanmıştır. Yaratılan yaratanı bilse, yaratılan yaratanın yaratıklarını nasıl incitir, onları nasıl üzer. Yunus ne güzel demiş:
Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaratılmışı hoş gördük
Yaratandan ötürü
——————————————————————————–
[1] Hucurat 11
[2] Enam 10, Enbiya 41
[3] Riyazüs-salihin 3/156
[4] (Bakara 14-16)
1. cüz:
a) El-Fatiha
b) El-Bakara
2. cüz
-El-Bakara
3. cüz
a) El-Bakara
b) Ali Imran
4. cüz
a) Ali Imran
b) En-Nisa
5. cüz
-En-Nisa
6. cüz
a) En-Nisa
b) El- Maide
7. cüz
a) El-Maide
b) El-En`am
8. cüz
a) El-En`am
b) El-A`raf
9. cüz
a) El-A`raf
b) El-Enfal
10. cüz
a) El-Enfal
b) Et-Tevbe
11. cüz:
a) Et-Tevbe
b) Yunus
12. cüz:
a) Hud
b) Yusuf
13. cüz:
a) Yusuf
b) Er-Ra`d
c) Ibrahim
14. cüz:
a) Hicir
b) En-Nahl
15. cüz:
a) El-Isra
b) El-Kehf
16. cüz:
a) Meryem
b) Ta-Ha
17. cüz:
a) El-Enbiya
b) El-Hac
18. cüz :
a) El-Mü`minün suresi
b) En-Nur suresi
c) El-Furkan
19. cüz:
a) El-Furkan suresi
b) Es-Suara suresi
c) En-Neml suresi
20. cüz:
a) En-Neml suresi
b) El-Kasas suresi
c) El-Ankebut suresi
21. cüz:
a) Er-Rum suresi
b) Lukman suresi
c) Es-Secde suresi
d) El-Ahzab suresi
22. cüz:
a) El-Ahzab suresi
b) Sebe`suresi
c) Fatir suresi
d) Yasin suresi
23. cüz:
a) Yasin suresi
b) Es-Saffat suresi
c) Sad suresi
d) Ez-Zümer suresi
24. cüz:
a) Ez-Zümer suresi
b) El-Mü`min suresi
c) Fussilet suresi
25. cüz:
a) Fussilet suresi
b) Es-Sura suresi
c) Ez-Zuhruf suresi
d) Ed-Duhan suresi
e) El-Casiye suresi
26. cüz:
a) El-Casiye suresi
b) El-Ahkaf suresi
c) Muhammed (Kital) suresi
d) Fetih suresi
e) El-Hucurat suresi
f) Kaf suresi
g) Ez-Zariyat suresi
27. cüz:
a) Ez-Zariyat suresi
b) Et-Tür suresi
c) En-Necm suresi
d) El-Kamer suresi
e) Er-Rahman suresi
f) El-Vaki`a suresi
g) El-Hadid suresi
28. cüz:
a) El-Mücadile suresi
b) El-Hasr suresi
c) El-Mümtehine suresi
d) Es-Saf suresi
e) El-Cuma suresi
f) El-Münafikun suresi
g) El-Tegabun suresi
h) Et-Talak suresi
i) Et- Tahrim suresi
29. cüz:
a) El-Mülk suresi
b) El-Kalem suresi
c) El-Hakka suresi
d) El-Mearic suresi
e) Nuh suresi
f) El-Cin suresi
g) El-Müezzemmil suresi
h) El-Müddessir suresi
i) El-Kiyame suresi
j) El-Insan, Ed-Dehr suresi
k) El-Mürselat suresi
30. cüz:
a) En-Nebe suresi
b) En-Naziat suresi
c) Abese suresi
d) Et-Tekvir suresi
e) El-Mutaffifin suresi
f) El-Insikak suresi
g) El-Buruc suresi
h) El-A`la suresi
i) El-Fecr suresi
j) Es-Sens suresi
k) El-Leyl suresi
l) Ed-Duha suresi
m) Et-Tin suresi
n) El-Kadir suresi
o) El-Zilzal suresi
p) El-Karia suresi
q) El-Asr suresi
r) Kureys suresi
s) El-Kafirun suresi
t) El-Ihlas suresi

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr
Müjdeleyin, nefret ettirmeyin – Nihat Hatipoğlu
ÇAĞIMIZIN en sinsi hastalığı stres, şiddet ve toleranssızlıktır. Tedavi olunması gereken yaygın hastalıklar bunlar. Ne yazık ki çoğumuz, bu hastalığa yakalandığımızın farkında değiliz. Gazetelerdeki cinayetleri, akıllara durgunluk veren olayları gördüğümüzde “Bu bir cinnet” deyip geçiştiriyoruz çoğu kez. Ama bu cinnetin birer figüranı olduğumuzun farkında bile değiliz.
Ne yazık ki, kan tahlilleriyle, röntgenlerle tespit edilemiyor bu hastalıklar. Onun için de tedavisi zor olabiliyor. Maddi birçok hastalığın, fiziğimizi çökerten birçok virüsün esas sebebi de ruh dünyamızdaki bu çöküntüdür.
* * *
Kuran-ı Kerim manevi doyumsuzluğun, stres ve toleranssızlığın ilacının yüce Allah’la yakınlaşma olduğunu söylüyor. “Dikkat ediniz. Kalpler ancak Allah’ı anarak yatışır.” Bunun için “zikir” kelimesini kullanır. Bunu “anmak” olarak tercüme ettik. Aslında boyutları çok daha geniştir bu kavramın. Zikri, sadece anmak cümlesiyle izah haksızlık olur. Ayeti daraltmak olur.
Tevekkül bir zikirdir, sevmek bir zikirdir, merhamet bir zikirdir, affetmek bir zikirdir, Kuran bir zikirdir, namaz bir zikirdir, tesbih bir zikirdir, çocuk başı okşamak bir zikirdir, açlıktan kıvranan köpeğe bir lokma atmak bir zikirdir, hasta ziyareti bir zikirdir, mazlumun yanında olmak bir zikirdir, gıybetten, iftiradan sakınmak bir zikirdir, kalbi Allah için arındırmak bir zikirdir, nefret ve kinden uzaklaşmak bir zikirdir, vb.
Bu listeyi çok uzatabiliriz. Ama önemli olan bütün bu erdemleri sırf Allah için yapmaktır. Gösteriş ve reklamdan uzak, “insan olmak”, kámil bir mümin olmak için çalışmak. Bunu yaparken de sırf Allah için yapmak. İşte Kuran-ı Kerim ancak bununla doyuma ulaşabilirsiniz diyor. Tedavi budur buyuruyor.
Peygamberimiz (SAV), “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” genel ilkesini hayatın tümüne yaymamızı ister. Biz bu hadisi sadece dini bir gereksinim olarak görürüz. Evet, belki de en önemli kullanım alanı din olmalıdır, ama komşumuzla münasebetimizde, çocuğumuza ilgimizde, insanlarla konuşmamızda bu prensibe ihtiyacımız yok mu?
Hz. Peygamber özel hayatında da bu toleransı esas almıştır. O’nun (SAV) bu tavrını anlatan Hz. Aişe (RA) şöyle der: “Peygamberimiz (SAV) iki dünya işi arasında muhayyer (seçenek sahibi) bırakılınca günah olmadıkça mutlaka onlardan en kolay olanını alırdı. Ne var ki, şayet günahı gerektiren bir konu olursa da ondan insanların en uzak olanı Hz. Peygamber (SAV) olurdu. O hiç kendisi için kin tutup öç almamıştır.”
Kolay olanını seçen bir Peygamber. Bize de kolay bir din emanet eden bir Peygamber. Birbirimizle ilişkilerimizde toleransı ve kolaylığı öğütleyen bir Peygamber. Bizler ise çoğu kez kendimize toleranslı davranılmasını isteriz, ama başkasına bunu çok görürüz.
Arabamızın direksiyonundayız. En ufak bir yol tıkanıklığında veya yanlış harekette birden asabileşiyor, toleransı unutuyoruz. Ufak bir yol isteme kargaşasından dolayı cinayete kurban giden insanımızın sayısı hiç de az değildir. Hz. Peygamber (SAV), bana tavsiyede bulun diyen asabi, sert mizaçlı birine “sinirlenme” buyururken, birçok belanın önüne geçecek bir anahtar sunmuştur aslında.
Sabahleyin evden çıkarken, sokağa adımımızı atarken besmeleden sonra bu cümleyi birkaç kez tekrarlayarak “sinirlenme, sinirlenme” desek, sonra “toleranslı ol, kendine yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma” desek, ne kaybederiz. Belki yakamıza yapışan manevi virüslerden kurtulmuş oluruz.
Bir gün Hz. Aişe ve Hz. Hafsa nafile oruç tutmuşlar. Ramazan ayı değil. (Bilindiği gibi başlanmış olan nafile oruç düğün, davet gibi sebeplerle -ihtiyaç halinde- bozulabilir, ama sonradan kaza edilmelidir.) Olayı Hz. Aişe (RA) anlatıyor: “Biz oruçluyken iştahımızın çektiği bir yemek getirildi. Canımız çekti. Biz de kendimizi tutamadık ve başladığımız o nafile orucu yedik. Hz. Peygamber (SAV) geldiğinde Hz. Hafsa durumu Peygamberimize anlattı. Hz. Peygamber (sav) kızmadı, kınamadı ‘Başka bir gün kaza edersiniz’ buyurdu.” (Ahmed, Müsned,6, 263)
* * *
Ya, bütün gücünü harcadığı halde Fatiha Suresi’ni ve Kuran-ı Kerim’den herhangi bir sureyi ezberleyemeyen ve namaz kılmak isteyen kişiye gösterilen tolerans… Peygamberimiz (SAV) adama döner ve der ki; elhamdülillah, sübhanallah, la havle vela kuvvete illa billah (güç ve kudret Allah’a aittir) de, yeter. Namazı bunlarla kıl. Ezber bozan tavırlar bunlar değil mi? Acaba kaçımız bunları biliyoruz. Hücrelerine, DNA’larına kadar sevgi, tolerans ve yaşanabilirlik sinmiş olan bir dinin mensupları birbirlerine karşı daha toleranslı, merhametli olmalı değiller mi?
Ama maalesef öyle değiliz. Bu konuda kendimizle yüzleşmeliyiz. İyi Müslümanlığı başkasından değil, kendimizden beklemeliyiz. Dinin sadece helal ve haramlardan ibaret olmadığını, merhametin de, şefkatin de, affediciliğin de, fakir doyurmanın da, gerekirse trafikteki kırmızı ışığa uymanın da dinin gereği olduğunu anlatalım. Ve her birimizin diğerimize son sözü şu olsun mu? “Allah’ın temiz olarak yarattığı fıtratı bozma hakkına sahip değiliz. Zira sadece fıtratı değil, káinatı da, ekolojik dengeyi de zedelemiş oluyoruz.”
SORALIM ÖĞRENELİM
Adak kurbanının bedeli, fakire para olarak verilebilir mi?
Fatih YURDAKUL KARS
Adak, kişinin bir ibadeti yapacağına dair Allah’a söz vererek üzerine borç kılması anlamına geldiğinden, bu borçtan kurtulmak için adağın yerine getirilmesi gerekir. Bundan dolayı kurban keseceğine dair adakta bulunan kişi, ancak kurban kesmek suretiyle adağını yerine getirmiş olur. Bu itibarla, adak kurbanını kesmek yerine parasını fakirlere vermek ya da aynı yardımda bulunmakla bu adak yerine getirilmiş olmaz.
Adakta yer kaydı bağlayıcı mıdır?
Seyyit GÖÇMEN
ÇORUM
Bir kısım İslam bilginine göre adaklarda mekán şartı bağlayıcı değildir; bu adak başka bir yerde de ifa edilebilir. Bazı İslam bilginleri ise ibadetlerin çeşitlerine göre farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bu konudaki görüşler değerlendirildiğinde, sadakalarda mekánla ilgili belirlemelere, namazda ise sadece Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa’nın belirlenmesine riayet edilmesi uygun olur. Bunun dışındaki yer belirlemeleri ise bağlayıcı değildir.

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr
Hz. Peygamber’le tartışan kadın! – Nihat Hatipoğlu
KURAN-I Kerim’deki 4. surenin adı “Nisa” Suresi’dir. Nisa, kadınlar anlamındadır. Kadınlar Suresi demek. Kuran-ı Kerim’de “rical”, yani erkekler anlamında herhangi bir sure yoktur.
Kuran-ı Kerim’de, bazı peygamberlerin isimleri surelere verilmiştir. Yusuf, Yunus, İbrahim veya Lokman (peygamberliği tartışmalıdır) sureleri gibi. Peygamber olan erkekler sureye isim olabilmiştir. Bu genel kuralın tek istisnası “Meryem” Suresi’dir.
Hz. İsa’nın annesi, peygamber olmamakla beraber bir sureye isim olabilmiştir. Peygamber olmayan tek kişiliktir. Kuran-ı Kerim her fırsatta kadını onurlandırmış, ön plana çıkarmıştır. Toplumun gündeminde kalsın diye.
* * *
Kuran-ı Kerim’deki en manidar surelerden biri de 58. sırada yer alan “Mücadele” Suresi’dir. Medine’de inen bu surenin kadınlar açısından anlamlı bir hikáyesi (sebeb-i nüzulu-iniş gerekçesi) vardır. Mücadele, peygamberle tartışan kadın anlamına da gelir. Olay şöyle gelişti:
“Hz. Havle” iman eden bir kadındı. Evs (RA) isimli, sert tabiatlı bir adamla evliydi. Bir gün Evs (RA), karısını boşadı. Bu boşanmayı gerçekleştirirken de eskiden Araplar arasında yaygın olarak yapılan ve “zihar” olarak adlandırılan bir yöntemi kullandı.
Araplar, eşlerinin bazı hassas noktalarını, anneleri-bacıları gibi evlenmeleri yasak olan akrabalarına benzetirlerse bu boşanma sebebi sayılırdı. Evs (RA) de eşine, “Sen bana anamın sırtı gibisin” diyerek aralarındaki akdini sona erdirmek istedi.
İşte bu olaya muhatap olan Hz. Havle, soluğu Hz. Peygamber’in (SAV) yanında aldı. Hz. Havle tepkiliydi. Hz. Havle yorgundu. Hz. Havle bezgindi. Hz. Havle mağdurdu. Hz. Havle çaresizdi. Çareyi Hz. Peygamber’de (SAV) bulacaktı.
Havle (RA), Peygamber’in (SAV) evine geldi. Efendimiz (SAV) dinliyordu. İsyan edercesine kocasını, Peygamberimize şikáyet etmeye başladı. Şöyle diyordu: “Ey Allah’ın elçisi! Evs, benim malımı-mülkümü yedi. Gençliğimi tüketti. Onun için çocuklar doğurdum. Şimdi ise yaşlandım. Çocuk doğuramaz hale geldim. O da zihar yaparak beni boşadı. Beni ortada bıraktı. Ya Rabbi, halimi sana arz ediyorum. Bu halimi sana şikáyet ediyorum.”
Havle’yi büyük bir dikkat ve saygıyla dinleyen Hz. Peygamber (SAV) bir an duraksadı. Sonra, “Bu tür boşamalarla ilgili Rabbimden bana herhangi bir ölçü gelmiş değildir” cevabını verdi. Çünkü O (SAV), Yüce Allah’tan vahiy gelmedikçe kendi heva ve arzusuna göre konuşmazdı. Yüce Allah’ın kendisine müsaade ettiği konular hariç, mutlaka vahiy beklerdi.
Ama çok geçmeden Yüce Rabbimiz, “Halimi sana iletiyorum” diyen bu mağdur kadının yakarışına cevap verdi. Ötelerden, ötelerin de ötesinden cevap geliyordu. Yüce Allah’ın, “Senin sesini, yakarışını, isyanını duydum. Yalnız değilsin, sözün duyulmuştur, gökte yankılanmıştır Havle! Arzu ettiğin konuda sana cevap verilecek ve sen rahatlayacaksın” anlamında ayeti inecektir.
Yüce Rabbimiz, Havle’ye cevap veriyordu. Öylesine bir cevap ki Medine’de yankılanmadık, konuşulmadık ne sokak ne ev bırakacaktı. Günlerce her mekánda Havle’nin yakarışına verilen cevap konuşulacaktı. Havle gibi mazlum ve mağdur bütün kadınlar, bir anlamda “erkeği cezalandıran” bu ayetleri gururla okuyacaklar.
Yüce Allah, karısını bu şekilde boşamak isteyen erkeğe bu işin çirkin olduğunu ilettikten sonra, ya köle azadı, ya iki ay üst üste oruç veya 60 fakiri doyurma cezası verecektir. Eşine dönmenin bedeli olarak. Tekrar eşine yaklaşmak istersen bunu ödeyeceksin. Kadın değil, erkek bunu ödeyecek. Çünkü kadın mağdur oluyordu. Rabbimiz, mağdurun yanında, mazlumun yanında.
“Mücadele” Suresi’nin ilk ayetleri indiğinde yüzü sevincinden ay gibi parlayan Peygamberimiz (SAV), Havle’yi çağıracak ve “Seni müjdelerim Havle! Allah senin sesini duymuştur” dedikten sonra ilk ayeti okuyacaktır: “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikáyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir.” (Mücadele 58, 1)
Hz. Havle bugün bile horlanmış, zorlanmış, terk edilmiş, önemsenmemiş, gençliğinden sonra kenara itilmiş bütün kadınların ortak isyanı olmuştur. Sembol olmuştur. Önemsenmediklerini zanneden kadınlara, “Hayır, Rabbiniz sizi önemsiyor. Rabbiniz sizin adınıza zulmeden erkeğe dünyada cezalar getirdiği gibi ahirette de hesap soracak”. Üzülmeyin, sesinizi Rabbiniz duyuyor, halinizi görüyor cevabıdır Mücadele Suresi.
* * *
Yıllar geçer. İki büklüm bir kadın Medine çarşısında Hz. Ömer’in önüne geçer. Bir şey sorar. Uzun boylu Hz. Ömer eğilir, diz çöker. Ellerini kadının omzuna koyar. Söyle nine der. Kadın dakikalarca konuşur, Hz. Ömer dinler. Medine’nin lider kadrosu ise hayret içindedir. Bu ihtiyar nineye bu kadar zaman feda edilir mi(!). Nihayet kadın anlatacağını anlatır ve gider. Hz. Ömer doğrulur.
Orada bulunanlardan biri, “Ey müminlerin emiri! Şu Kureyş’in liderlerini şu nine için o kadar bekletmeye değer miydi” diye sorunca Hz. Ömer hışımla döner. Herkesin duyacağı bir ses tonuyla: “Ne diyorsun! Yazık sana. Bu kadın Havle’dir. Allah (CC) yedi gök ötesinden onu duydu, hakkında ayet indirdi de Ömer mi onu dinlemeyecek. Vallahi bütün bir gün beni tutsaydı, öylesine duracaktım. Problemini halletmeden gitmeyecektim.”
Sormak istiyorum; Kuran’ı bu bakışla hiç okuyabiliyor muyuz?
SORALIM ÖĞRENELİM
Ötanazi dinen yasak mı?
M. Emin ŞAHİN/HATAY
İslam dinine göre kişinin kendi canına kıyması (intihar) yasak olduğu gibi, tıbbi verilere göre yaşama ümidi kalmamış veya şiddetli acılar hisseden bir insanın yaşamına bir başkasının eliyle son verilmesi talebi olan ötanazi de yasaktır. Zira son saniyede bile herhangi bir tedavi gelişebilir. Hayattan ümit kesmek doğru değildir.
Hastadan solunum cihazı hangi hallerde çekilebilir?
Abdullah AYDIN/YOZGAT
Yoğun bakım cihazına bağımlı olarak yaşamını sürdüren kimselerin, solunum cihazından ayrılması için iki önemli şart vardır.
1- Kalp ve solunum tamamen durmuş olmalı ve oradaki uzman doktorların tamamının bu durumdan geri dönüşün artık imkánsız olduğu sonucuna varmaları.
2- Beynin bütün fonksiyonlarının kesin olarak durmuş olması ve uzman doktorların bu durumdan geri dönüş olmadığına ve beynin çözülmeye başladığına hükmetmeleri şarttır.
Bu şartlar gerçekleşirse solunum cihazı kapatılabilir.
Cenazede hocanın “Nasıl bilirdiniz?” sözü gerekli midir?
Ölen kişinin iyi bir insan olduğuna dair Müslümanların şahitlik etmelerine “tezkiye” denir. Peygamberimiz (SAV) bir ölüye iyi şahitlik edilince “Ona cennet hak oldu” buyurmuştur. Kötü şahitlik edilince de azap göreceğini belirtmiştir. (Buhari, Cenaiz, 86; Müslim, Cenaiz, 60)

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr
Muhteşem yürüyüş: Hicret – Nihat Hatipoğlu
MEKKE’de çember daralıyordu. İlk Müslümanlar dayanılmaz bir zulmün kavşağındaydılar. Hz. Yasir ve Hz. Sümeyye gibi mazlumlar hunharca öldürülüyorlardı.
Hz. Sümeyye ilk kadın şehit olarak tarihe geçecekti. Hz. Ömer gibi zincire gelmez delikanlılar, Mekke sokaklarında müşrik aristokratlarla göğüs göğüse mücadeleye girişiyorlardı. Müslümanların evleri basılıyor, mallarına el konuluyordu.
Daha düne kadar kendi öz kızlarını diri diri toprağa gömen bu karanlık zihniyet, Müslümanlara hayat hakkı tanımıyordu. Ya Muhammed (SAV) susacak veya hepsi kılıçtan geçirilecekti. Hesap böyleydi, ama Muhammed (SAV) susmadı. Mekke’den de kaçmadı. Aksine direndi. Hesaplarına gelmeyen ayetleri okumaya devam etti. Karanlığa, teröre, cinayete ve aymazlığa karşı bir özgürlük kapısı açmaya çabaladı. Açtı da…
Köle Bilal (RA), siyahi eski köle Müslüman oldu. Ebu Fukayhe (RA), kadın sahabi Zinnire (RA), Amir bin Füheyre (RA) gibi birçok köle, zalim diktatörlere karşı özgürlüklerini ilan ettiler. Tabii ki karşılığında ancak toleranssızlık, acı ve işkence gördüler. Hz. Peygamber dönemindeki köleler İslam’la hürriyetlerine kavuştuktan sonra ne antik Yunan’daki meşhur demagog Pzistrat gibi, ne de Trakyalı köle Spartaküs gibi kan ve intikam devşirdiler. Sevgiden başka, aftan başka hiçbir şey sunmadılar.
* * *
Hz. Peygamber (SAV) bu dönem içinde iman edenleri peyderpey Mekke’den tahliye etti. Kimi Habeşistan’a, kimi de Medine’ye. Mekke boşalıyordu. Hz. Peygamber (SAV) ise hicret için bekliyordu. Her peygamberin hayatında hicret vardır, ama peygamberler izinsiz hicret edemezlerdi. İzinsiz hicret eden Hz. Yunus (AS) gibileri de Allah tarafından cezalandırılmışlardır.
Nihayet bir gün Medine için izin çıktı. O gün Hz. Peygamber (SAV) sessizce Hz. Ebu Bekir’in evine gelmiş ve fısıltı halinde konuşarak, “Ebu Bekir hicret var” buyurmuştu. Dostundan hiç ayrılmayan Hz. Ebu Bekir (RA) heyecan içinde, “Ben de var mıyım seninle” diye sorunca, “Evet yol arkadaşım sensin” cevabını verdi. Henüz evlenmemiş ve o dönemde 17 yaşlarında olan Hz. Aişe (RA) o anı anlatırken, “Babam sevinçten ağlamaya başladı. Bir insanın sevinçten ağladığını ilk kez görmüştüm” diyecektir.
Hz. Peygamber (SAV) yanındaki bütün emanetleri -altın, gümüş ve kıymetli taşları- tek tek torbalara koyup Hz. Ali’ye (RA) teslim etti: Bu emanetler Hz. Peygamber’i (SAV) öldürmek için suikast hazırlığında olan Mekkelilere aitti. Hem en kıymetli eşyalarını O’na (SAV) teslim edecek kadar güvenecekler, hem de öldürmeye çalışacaklar! Ne kadar garip değil mi? İyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed’e (SAV) verilen emanet kaybolmaz, zarar da görmez. Zira hiçbir hırsız ve çapulcu O’nun (SAV) evine girmez.
Hz. Peygamber (SAV) bir pazartesi günü yanına sadık dostu Hz. Ebu Bekir’i (RA) alarak yola çıktı. Üç gün Sevr mağarasında gizlendiler. Mağaranın kıyısına kadar gelen Mekkelilerden O’nu (SAV) ve dostunu Yüce Rabbimiz koruyacaktı. Sonradan, kendilerine yol gösterecek bir gayrimüslimi -Abdullah bin Uraykıt’ı- ücretle tutup yola koyuldular.
Yolda, Ümmü Mabed denilen bir kadının yoksulluk ve çaresizlik kokan çadırının yanından geçtiler. Su veya süt istediler. Süt vermeyen bir koyundan başka bir şeyi yoktu Ümmü Mabed’in. Hz. Peygamber (SAV) koyunu sağalım dediğinde, Ümmü Mabed, “Ama o sütten kesildi” cevabını verdi. Hz. Peygamber (SAV), “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla” diyerek koyunu sağmaya başladı. Süt vermez koyun, onlarca kişiye yetecek süt veriyordu. Ümmü Mabed’de şaşkınlık, Hz. Ebu Bekir’de (RA) tebessüm. Ümmü Mabed’in bu çadırı sonraları hicret edenler için bir istasyon olacaktır. Dinlenip hatıraların tazelendiği bir istasyon.
Yüzlerce kişi onları arıyordu. Başlarına konulan 100′er deveyi alabilmek için. Nihayet Mekke’nin meşhur pehlivanı Süraka onlara ulaştı. Acımasız bir silahşor. Arkadan Süraka’nın hızla yaklaştığını gördükçe endişelenen Hz. Ebu Bekir’e (RA) Peygamberimiz (SAV) çok rahat bir şekilde, “Ebu Bekir önüne bak ve yürü” diyordu.
Hışımla önlerini kesen Süraka, Efendimize karşı hamle yaptığında o ana kadar yerinde sayan çölün kumları, Süraka’yı ve atını içine çekmeye başladı. Çabaladıkça batan Süraka, “Tamam Muhammed (SAV)! Ben sizi görmedim. Vallahi Kureyş’e dönüp sizi görmediğimi söyleyeceğim. Allah’a dua et, kumlar bıraksın beni” diye yalvarmaya başladı. Efendimiz dua edince kumlar çekildi. Süraka kurtuldu. Biraz önce öldürmek için gelen Süraka, iman edip dönecekti. Tam bir mümin olarak yaşayacaktı hayatının sonuna kadar.
* * *
Medine’ye bir pazartesi ulaştılar. Gariptir; pazartesi günü doğdu ve pazartesi günü vefat etti. Medine’nin insanı yollara dökülmüş O’nu bekliyordu. Küçük kızlar, Mekke’de yaşıtlarını diri diri toprağa gömülmekten kurtaran bu güzel insana sevgiyle bakıyor ve “Seni seviyoruz” diyorlardı. O da “Vallahi ben de sizi seviyorum” diyordu. Medinelilerin dilinde o meşhur “taleal bedru aleyna (ay doğdu üzerimize)” şiirinin dizeleri sokak sokak yankılanıyordu.
Hicret tabii ki bir yazıda ele alınamayacak kadar çok yönlü ve zengin bir harekettir. Hicret, kaçış değil, yeni zemin yoklamadır. Dini, Mekke’nin dağlarından kurtarıp dünyaya açacak bir yürüyüştür. İnsanı medenileştirmedir. Başka bir bakışla, Medinelileştirmedir, yani şehirlileştirmedir. Sonraları bu hadise Hz. Ömer (RA) tarafından İslami (hicri) takvimin başı kabul edilmiştir.
Tarihin en büyük muhacirine sonsuz salat ve selam olsun.
NOT: Star TV’deki Dosta Doğru programımız perşembe akşamları saat 22.00′ye alınmıştır. İzleyicilerimize duyurulur.
SORALIM ÖĞRENELİM
Sigara abdesti bozar mı?
Servet KOÇAŞ/ANKARA
Sigara abdesti bozmaz. Ama sağlığa zararlı olan bu alışkanlıktan vazgeçelim.
Hicri yılbaşı ve hicret takvimi ne demektir?
Suzan GÜNER/RİZE
Hicri takvim, Hz. Muhammed’in (SAV) Mekke’den Medine’ye hicretini tarih başlangıcı, muharrem ayının birinci gününü de yılın başı olarak kabul eden bir takvim sistemidir. Hicri yıl, ayın dünya etrafındaki dolaşımını esas aldığından 354 gündür ve Miladi yıldan 11 gün daha azdır. İnsanlığın tarih boyunca önemli olayları başlangıç noktası kabul etme geleneği vardır. Nuh tufanı, Hz. İsa’nın doğumu, fil olayı gibi. Bu ve benzeri önemli olaylar başlangıç kabul edilip bu tarihlerden şu kadar önce veya şu kadar sonra diye diğer olayların zaman tespiti yapılır. Hicretin 17. yılında, Halife Hz. Ömer (RA) döneminde sahabenin ileri gelenleri toplandı. Bu toplantıda Hz. Ali’nin (RA) teklifiyle 622 yılındaki Hz. Peygamberimizin (SAV) Mekke’den Medine’ye hicreti, Müslümanlar için tarih başlangıcı kabul edildi. İlk hicret eden kafile, muharrem ayında hicret ettiğinden dolayı da bu yılın ilk ayı olarak muharrem ayı kabul edildi.

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr
Günahları örtün ki Allah da örtsün! – Nihat Hatipoğlu
HANGİMİZİN günahı yok ki? Hangimiz melek kadar temiz, saf ve berrağız. Hiçbirimiz. Her birimizin kendimize göre bir günahı vardır.
Kimimiz gıybet etmişizdir, kimimiz hak yemişiz, kimimiz haram kazanıp haram tüketmişiz, kimimiz komşumuzu rahatsız etmişiz, kimimiz daha başka günahlar işlemişizdir. En azından kalbimizle bile olsa günah işlemişizdir. Kötülük düşünüp kalbimize leke sıçratmışızdır.
Bu günahlardan hangisinden tövbe ettik veya tövbe ettiğimiz hangi günahımız bağışlandı. Bilmiyoruz. Yüce Allah bizim hakkımızda nasıl bir karar verecek, bunu da hiçbirimiz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Allah’ın rahmetinden ümit kesemeyeceğimizdir. Çünkü ümitsiz insan imanını da yitirebilir. Yaşama sevincini, direncini kaybeder.
* * *
Son zamanlarda günah ve hata arama timleri kurduk sanki. Birbirimizin günahlarını dedektörle aramaya başladık. Aslında olması gereken bu değildir. Belki tam zıttı. Bizler kendi hatalarımızı görmeliyiz. Başkalarından önce kendimize bakmalıyız. İyilikte kendimizden daha üstte olanları, daha fazla iyilik yapanları görmeliyiz. Kötülük ve günahta ise kendimizden daha az günahkár olanlara bakmalıyız. Kendimizi herkesten daha günahkár görmeliyiz. Büyük insanlar hep böyle yapmışlar. Çağımızda işlediğimiz en büyük günahlardan birisi de kötülükleri ve günahları teşhir hastalığımızdır. Her gün televizyonlarda, dost sohbetlerinde bunun binlerce örneğini görebilmekteyiz. Maalesef en nezih ve özel toplantılarda bile insanları günah ve hatalarından dolayı fişleyebiliyoruz. Bundan da zaman zaman haz alıyoruz. Düşmüş olanı vurunca, yarın bizim de düşebileceğimizi hesaplamıyoruz.
Rabbimiz gizli ve açık her türlü günahı yasaklıyor (Enam 6/151). Ama günah işleyebileceğimizi de belirtiyor (Nisa 4/17). İnsanız. Hata edebiliriz. Ama bu hata ve günahları ilan etmemeliyiz. Günahımıza şahitler tutmamalıyız. Tek şahidimiz Rabbimiz olmalıdır. Ona yönelmeliyiz. Ondan gizli kalacak hiçbir gizli yoktur. Zira acılar paylaşılarak azalır belki ama günahlar paylaşılarak affettirilmez. Günahların açıkça söylenmesi, günaha karşı olması gereken direnci kırar. Onun için örtülü kalmalı. Allah perdeyi kaldırmadıkça kişi perdeyi kaldırmamalıdır. Günahını böbürlenerek anlatan günahının cezasını katmerleştirir.
Yüce Allah, bütün Müslümanların günahlarını bağışladığı halde günahlarını ortalığa yayanları affetmez. Peygamberimiz günahını açığa vuranı ikaz eder ve şöyle buyurur: Adamın biri gece kötü bir iş yapar. Yüce Allah o kişinin suçunu örter. Fakat o kimse sabah olunca rastladığı kişiye ben dün gece şöyle şöyle günah işledim, der. Allah da geceleyin örttüğü bu suçu ortaya saçar. Açığa çıkarır. Artık bu gizli günah açıkça işlenmiş hale gelir.
Peygamberimiz yanında yetişmiş olan dostları bu hususlarda çok hassaslardı. Bir gün Abdullah bin Mesud’a (RA) bir adam getirilir. Şu adama bakar mısın! Sakalından şarap damlıyor. Bu adama ceza verir misin, derler. Eskiden gayrimüslim bir deve çobanı olan ama sonraları Hz. Peygamber’in eğitiminden geçip Müslüman olan bu zarif sahabi, tam bir zarafet ve insanlık dersi verir. Peygamberimizin kusur, ayıp ve günahları araştırmayı yasakladığını hatırlatır. Sonra da kendiliğinden ortaya çıkan kusur ve ayıpların yargılanacağını ekler. İslam dinini; şiddet, terör, toleranssızlık ve merhametsizlikle eş olarak takdim eden art niyetlilerin veya bu din adına konuştuğunu zanneden sözde hocaların(!) elinden ancak Peygamber (SAV) döneminin temiz hassasiyetiyle kurtarabiliriz. Katışıksız, sadece vahye dayanan, radikallikten uzak, dini Allah için ve insanlık için yaşamakla özetleyebilecek Peygamber (SAV) dönemi.
Başkasının mahrem hayatına girilmemelidir. Aile mahremiyeti korunmalıdır. Bu mahremiyete sadakat göstermeyecek kadar ucuzlaşmış olanlara imkán verilmemelidir. Hz. Peygamber (SAV); başkasının konuştuklarını onlardan habersiz dinlemeyin. Onların ayıplarını araştırmayın, gizli hallerini ortaya çıkararak onların ahlakını zedelemeyin, buyuruyorlar. Hatta çıtayı yukarı doğru taşıyarak şu tehlikeyi işaret ediyor: Kim bir Müslüman’ın ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır (ortaya çıkarır). Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun herkesten gizli gözden uzakta yapmaya çalıştığı kusur ve ayıbını ortaya çıkarır ve onu herkese rezil eder.
Özel hayatın dokunulmazlığı olmalıdır. Yasal gereksinim ve insanlığa zararlı bir unsur içermedikçe kişilerin içyüzü ortaya saçılmamalıdır. Şeref ve onur korunmalıdır. Hz. Peygamber (SAV); kim bir Müslüman’ın kusurlarını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun kusurlarını örter. Kişi kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da o kuluna yardım eder, buyurur. Peygamberimiz (SAV); namus ve iffeti örtün, kim bunu zedelerse Allah da onu zedeler, ikazını yaparak hálá bu hastalığını tedavi edemeyenlere karşı ayrı bir caydırıcılık yöntemini kullanır. Zarar verirsen zarar görürsün. Ama erdemli tavır, zarar görürüm korkusuyla değil, insani duygulardan dolayı insanları hoş görüp affetmektir.
* * *
Belki en zor günde, mahşerde Allah’ın huzurunda günahlarımız birbiri ardınca ortaya döküldüğünde yaşayacağımız şu manzara bize örnek olur: Kıyamet günü Yüce Allah, mümin kulunu hesaba çeker. Onu kendine hiç kimsenin görmeyeceği, duymayacağı şekilde yaklaştırır ve şu günahını hatırlıyor musun diye sorar. Kul hepsini itiraf eder, her şeyin bittiğini zanneder. Tam o esnada Yüce Allah, günahlarını dünyada halktan gizlemiştim, şimdi de o günahları bağışlıyorum, buyurur.
Evet. Günahları, kaçamakları itiraf etmek erdem değildir. Allah örttüyse örtelim. Ama bilelim ki bu rahmet, yani Yüce Allah’ın günahları örtmesi bize günah işleme hakkını ve haklılığını vermez.
SORALIM ÖĞRENELİM
Dua ne demektir? Duada nelere dikkat etmeliyiz?
Dua din literatüründe, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddi ve manevi isteklerini O’na arz etmesi demektir. Duanın ana gayesi, insanın halini Allah’a arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır. Bir başka deyişle dua sınırlı, sonlu ve gücü sınırlı olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Özet olarak duanın yöntemi şöyledir: Dua gönülden, gizlice ve alçak sesle yapılmalı, mübarek vakit ve yerler tercih edilmeli, kıbleye yönelerek ve Allah’ın adıyla başlanarak, günahlara pişmanlık duyularak yapılmalı, kabulü için acele edilmemeli, kabul edileceğine inanarak duaya ısrarla devam edilmeli, sebepler dünyasında yaşadığının bilincine ererek talep ettiği şey birtakım sebeplere bağlıysa önce bu sebepleri yerine getirmeli, yani fiili duasını yapmalıdır. Ayrıca kişi isteğini Allah’a arz etmeden önce Allah’a hamdü sena Peygamber’e (SAV) salat ve selam getirmelidir.
İslamın şartı 5 denilir. Doğru mudur?Sait ŞAHİN/ADANA
Halkımız arasında İslam’ın gayesi olarak bilinen ve Hz. Peygamber’in (SAV) meşhur hadisinde de ifade edilen hususlar, dinimizin inanç ve ibadetler konusundaki temel esaslarına dikkat çekmektedir. İslam’ın sadece bunlarla sınırlı olduğunu ve bunların yerine getirilmesi halinde yeterli olacağını düşünmek yanlıştır. Zira, İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak alanında öngördüğü ve yaşanmasını istediği diğer hususlara da riayet edilmedikçe gerçek bir İslamiyet’ten söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in (SAV) hadisinde belirtilen hususları İslam’ın temel dinamikleri şeklinde anlamak gerekir. Aksi yöndeki düşünce ve değerlendirmeler isabetli değildir.

Nihat Hatipoğlu
nhatipoglu@hurriyet.com.tr
Yeni yılda geçmişle hesaplaşalım – Nihat Hatipoğlu
YENİ bir yılın kapsındayız. Birkaç gün sonra bir takvim yılını geride bırakacağız.
Tatlı ve acı hatıralarıyla bir yıl uzaklarda kalacak. Aslında her birimizin yaş kütüğüne bir yıl daha eklenecek. Her canlı için kaçınılmaz olan gerekli sona doğru biraz daha yaklaşacağız. Bu gerçeği ürkmeden, korkmadan, telaşa kapılmadan görebilmek lazım.
Yeni yıla girerken hep beraber muhasebede (özeleştiride) bulunalım. Kendimize acımadan, gerçekleri görerek, ders almaya çabalayarak hayatımızı gözden geçirelim. Nerede hata yaptık, yapmamamız gereken neleri yaptık? Nerede doğru şeyler yaptık. Hangi doğruları hayatımıza taşıdık. Bu geçen yıl içinde başkaları tarafından bilindiğinde “yüzümüzü kızartacak” neler yaptık. Hani kul bilmese de Allah (CC) biliyor ya! Hani kul unutur da Allah kandırılamaz ya! Hani kul kandırılabilir de Allah kandırılamaz ya! İşte kaç tane böyle günah, “bozuk ve kirli iş” yaptık acaba! Belki de hiç yapmamışız. Belki de manevi sicilimiz çok temizdir. Keşke böyleyim diyenlerden olabilseydik. Keşke Yüce Rabbin huzuruna hemencecik çıkabilecek kadar temiz ve duru olabilseydik. Keşke ya Rabbi, şu an beni alsan karşına çıkabilecek kadar temiz, hazır ve donanımlıyım diyebilseydik.
* * *
İç muhasebe konusunda en zirvedeki isimlerden biri olan Hz. Ömer (RA) bir hutbesinde önündeki cemaati şöyle uyarıyordu: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce, kendi amellerinizi tartın. Hesaba çekilmek üzere, kıyamet günündeki büyük duruş (arz) ve huzura alınma için gerekli hazırlıkları yapınız. O gün huzura alınırsınız, öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak.”
Doğru, hesaba çekileceğiz. Çok uzak olmayan yakın bir gelecekte. Herkesin hesabı kedisine ne de çok yakındır değil mi? Ameller de tartılacak. İyilikler ve kötülükler; günahlar ve sevaplar; zulümler ve bağışlamalar, hepsi tartılacak. Ters bir bakışımız veya sevgi dolu bir tebessümümüz. Hepsi, ama hepsi tartılacak. “Affedilmemiş bütün günahlar veya kirletilmemiş bütün iyilikler” o gün teraziye konacak.
Ve mahşer gününde hesap için getirileceğiz. Yalan ve yanlışlık üzerine kurulan dostluklar o gün pek fayda sağlamayacak. Kuran-ı Kerim çok net bir ifadeyle bizi uyarıyor: “Dostlar o gün birbirlerine düşmandır, takva sahipleri hariç” (Zuhref, 67). Zor bir gün. Çetin bir dönemeç. Tanıdık, tanıdığından kaçacak. Yüce Kitap bunu öylesine çarpıcı bir dille anlatır ki; mahşer günü veya öncesinde, “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır” (Abese, 34/37).
Yaşadığımız günlere hiç benzemeyen bir gün! Yaşadığımız dünyaya hiç benzemeyen bir álem! İnsan çocuğundan kaçar mı? Bu dünyada belki kaçmaz ama o gün kaçacak. Acaba benden bir şey isteyecek mi diye! Bir günahını yüklemek ister mi diye, kaçacak. Baba ve anneden de kaçılacak. Kuran böyle diyor. Bugün için bu ifadeleri anlamakta zorlananınız çıkar belki. O kadar çetin mi o gün diye sorabilir bir kısmımız. Evet, o kadar zor ve çetin. Çünkü o gün, bugün değildir. Bugüne hiç benzemeyecektir. O gün yüzü ak olanlardan olmayı dileyelim. Rabbim, tümünüzü onlardan eylesin.
Ve o gün bütün sırlar ortaya saçılacak. Kimsenin gizlisi, saklısı kalmayacak. Aman duyulmasın dediğimiz her şey apaçık konuşulacak. Bilinmesin dediğimiz bütün gizlilikler ortaya konacak. İnsanlar kıskıvrak yakalanacaklar. İtiraz edecek bir makam da yok ki o gün. Kimi yalanlayacağız ki! Kime itiraz edebileceğiz ki! Allah’la muhatap olanın, başka muhataba ihtiyacı var mı? Ne dersiniz, yukarıdan beri yazdıklarım ürkütücü mü? Belki içinizden birazcık da olsa kızmışsınızdır. Yeni bir yılın arifesinde zor cümleler bunlar diyeniniz olmuştur belki. O zaman ben sorayım; ne zaman yazılmalı bunlar. Yazmak için en uygun zaman dilimi hangisidir dersiniz. İç muhasebe için bugünlerden daha uygun olanı var mı? Veya yazmasak, hatırlatmasak bunları, olmayacak mı, bütün bunlar. Duvarın ötesini göremeyenin, duvarın ötesi yok demesi mümkün mü? Tabii ki hayır.
* * *
Bizi ürküten bu muhasebe duygusu, sevgili Peygamberimizi de korkutmuş ve gözyaşları dökmesine sebep olmuştur. Abdullah bin Mesud (RA) anlatıyor: Bir gün Peygamberimiz (SAV) bana, “İbni Mesud! Hadi bize Kuran oku!” buyurdu. Ben de, “Kuran sana indirilmişken ben mi sana Kuran okuyacağım” diye sordum. Peygamberimiz, “Kuran-ı Kerim’i başkasından dinlemeyi çok severim” buyurdu.
Bunun üzerine kendisine Nisa Suresi’ni okumaya başladım. “Ey Muhammed! Kıyamet günü her ümmetin içinden bir şahit çıkardığımız, seni de bunların aleyhine şahit tuttuğumuz zaman bakalım halleri nasıl olacak” (Nisa, 41) ayetine gelince, Resulullah’ın sesini duydum. Bana, “Şimdilik yeter” diyordu. Durdum. Başımı kaldırıp baktım, iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Yeni yıla girerken tabii ki birbirimizi arayacak, yeni yıl hayırlar, güzellikler getirsin diyeceğiz. Sevineceğiz. Ama zamanımızdan birazını da muhasebeye ayıralım. Yazımızı sevgili Peygamberimizin oturduğu mecliste en az yüz defa okuduğu şu duayla bitirelim: “Allah’ım! Beni bağışla ve tevbemi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri kabul eden, koruyup gözetensin.”
SORALIM ÖĞRENELİM
Kalbime bazen dini konularla ilgili kötü vesveseler geliyor. Bundan sorumlu olur muyum?
Harun KOCA/ MANİSA
Sözlükte fısıltı, hışırtı gibi gizli söz, fiskos, kuruntu, gibi anlamlara gelen vesvese; şeytanın kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin bayağı arzularına uymaya teşvik etmesi anlamında da kullanılır. Vesvese kelimesi Kuran-ı Kerim’de dört yerde geçmektedir. Vesvesecinin (vesvas) şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (Nas, 114/1-6). Şeytanın Hz. Adem ile eşini cennetten vesvese yoluyla çıkardığı bildirilerek müminlerin bu konuda duyarlı olmaları ısrarla istenmiştir (A’raf, 7/20). Hz. Peygamber de müminlere vesvese ile hareket etmemelerini tavsiye etmiş, vesvesenin dini, hukuki bir hüküm doğurmayacağını bildirmiştir (Buhari, Talak, 11). Visvas da aynı anlamdadır. Kişi kalbine doğan düşüncelerinden, eyleme dönüştürülmedikçe sorumlu değildir. Buna göre kalbe doğan vesvese sebebiyle kişinin dinine zarar gelmez. Kişi vesveseden etkilenmemeli, kendisine iyi şeyler telkin etmeli ve hatta Felak ve Nas surelerini okuyarak manen kendini güçlendirmeye çalışmalıdır.
Sonradan Müslüman olan bir kişinin sünnet olup ismini değiştirmesi şart mıdır?
Zeki GÜR/NİĞDE
Müslüman olmanın tek şartı, kelime-i şehadet getirmek, yani Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in (SAV) Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu kabul etmektir. İslam dinine giren kimse için sünnet olmak, dinimizin inanç esaslarından biri olmamakla birlikte önemlidir. İsim değiştirmek ise zorunlu değildir. Ancak ihtida (İslam’a giriş) belgesi almak isteyenler, benimsediği bir Müslüman ismini belgeye yazdırmalıdır. Özet olarak şunu deriz: Tıbbi bir problem olmadıktan sonra İslam’a girenlerin sünnet olması ve güzel çağrışım yapacak bir isim almaları uygun olur.